Yunan galip gelse ne olurdu
Pazar Sohbeti, 5 Aralık 2021
Yunan Ankara’yı da zapt edip Ankara’daki örgütlenmeyi devirseydi, ulusal hareket tekrar canlanabilir miydi?
Soruya cevap vermeden önce bir konuyu netleştirelim. Milli Mücadele sürecinde uluslararası platformda Yunanistan’a vaat edilen, verilen değil vaat edilen yerler, İzmir şehri ve Ayvalık kazasından ibaretti. Bunun dışındaki işgal sahasının Yunanistan egemenliğine verilmesi hiçbir zaman gündeme gelmedi. Belki savaş öbür türlü bitseydi başka ihtimaller gündeme gelebilirdi. Fakat dünyanın egemen güçlerinden hiç biri, al Bursa da senin olsun, peki Eskişehir de senin, Afyon da senin olabilir demedi. Akıllarından dahi geçirdiklerini sanmıyorum.
İzmir ve Ayvalık’ın işgali iki kademede gerçekleşti. Önce geçici bir güvenlik tedbiriydi. Türklerin bütün Ege bölgesinden tehcir ettiği mülteci Rumlara güvenli bir liman sağlamak amacıyla Yunan eskeri İzmir ve Ayvalık’a çıkarıldı. Çatışma tırmanınca, 1920’de kaleme alınan Sevr Antlaşmasıyla bu işgalin beş yıl sürmesi ve beş yılın sonunda İzmir ve Ayvalık’ta plebisit yapılması öngörüldü. Bunun anlamı şüphe yok ki beş yılın sonunda bu yerlerin Yunanistan’a verileceği idi. Ama pazarlık kapısı açık tutuldu.
Yunan ordusunun 1920’de Bursa’ya, 1921’de Sakarya Nehrine dayanmasındaki amaç, en azından görünür amaç, fetih değildi. Ankara rejimini teslim olmaya ya da en azından pazarlığa zorlamaktı. Ankara hükümetine Sevr Antlaşmasını ya da Sevr’in revize edilmiş bir versiyonunu kabul ettirmeye ya da Ankara hükümetini ortadan kaldırıp doğrudan İstanbul’u muhatap almaya yönelik bir kol bükme harekatıydı.
Başarılı olsa ne olurdu? Diyelim ki Sakarya’da durdurulamadılar ve Ankara’yı düşürdüler. Ankara ordusu dağıldı veya teslim olmak zorunda kaldı. Mustafa Kemal ve arkadaşları siyasi oyuncu olarak sahneden çekildiler. Ne olurdu?
Olacağı şuydu. Bir Londra konferansı toplanırdı. Sevr Antlaşması yeni duruma göre yeniden formüle edilirdi. Çünkü Sevr, ölü doğmuş bir antlaşmaydı. Bir pazarlık belgesiydi, bir tehditti. Muzaffer Yunanistan’a hayır demek mümkün olmayacağı için İzmir vilayeti ve Ayvalık, belki Kuşadası ile Güney Ege sahilleri de Yunanistan’a verilirdi. İstanbul’da Yunanlıların da bir şekilde dahil olacağı bir konsorsiyum yönetimi oluşturulurdu. Muhtemelen Gelibolu Yarımadası, Marmara adaları, Erdek vesaire de pazarlık konusu olurdu.
O günden itibaren şöyle şeyler yaşanmaya başlanırdı. Birincisi, Fransa ile İngiltere’nin arası bu tarihte şeker renkti. Türkiye konusunda Yunanın galip gelmesi demek, İngilizin diplomatik sahada tek oyuncu haline gelmesi demekti. Bu da, Fransa ile İngiltere arasında sonu gelmez bir ihtilafın çıkması ve muhtemelen İtalya’nın da Fransa cephesine yanaşması sonucunu doğururdu.
Bu arada, Türklerin eli armut toplamıyor. Sonuç olarak yenilse de ülke nüfusunun ezici çoğunluğuna sahip olan bir topluluk. Yunanlardan çok daha gelişkin bir yönetici sınıfa, yani subaylara, harbiye mezunlarına, mülkiye mezunlarına, valilik yapmış insanlara, bakanlık yapmış insanlara, çete reislerine, kitle teşkilatlarına, Yakın Doğunun en gelişkin siyasi partisine, kapsamlı bir istihbarat teşkilatına, gazete çıkaran, köşe yazısı yazan, üniversitede hoca olan insanlara sahip bir toplum bu. Bunlar susup, ne yapalım madem, boynumuzu eğip oturalım bari demeyecekler. Başka yöntemlerle, ekonomik yollardan, sosyal yollardan, politik yollardan, propaganda yoluyla, örgütlenme yoluyla, sabotaj yoluyla, çetecilik yoluyla ülkenin kaderini ele geçirmeye çalışacaklardır. Tipik İngiliz tepkisi bu durumda ne olurdu? Yunan ile Türk’ü karşılıklı kullanmak, biraz Yunanlara biraz Türklere taviz vermek olurdu. Aynı yıllarda Hindistan’da Hindulara karşı Müslümanları, Filistin’de Araplara karşı Yahudileri, Seylan’da Tamillere karşı Sinhalileri, Irak’ta Araplara karşı Kürtleri, Kıbrıs’ta Rumlara karşı Türkleri nasıl kullandılarsa öyle olurdu.
Yirmi sene böyle devam ettiğini varsayalım. Yirmi senenin sonunda Türkiye, İngiliz himayesi altındaki yeni Türkiye, o dönemin Avrupa ülkelerin yarısı gibi İntikamcılar kampına katılacaktı. Tıpkı Macaristan gibi, Bulgaristan gibi, Almanya ve Avusturya gibi, bize Dünya Harbinde büyük haksızlık edildi, bunun rövanşını biz elbette alacağız pozisyonuna gelecekti Türkiye. 1938-39’da fırsat doğduğunda böyle bir Türkiye, Alman ittifakının yanında savaşa katılmaktan başka hiçbir seçeneği değerlendirmeyecekti. O savaşın sonu ne olurdu o da apayrı bir hikayedir. Belki de dünya savaşları tarihi büsbütün başka türlü yazılırdı, eğer 1922’de veya 1921’de Ankara hükümeti Yunanlara yenilseydi.
Fakat doğrusunu söylemek gerekirse, bu ihtimali o tarihte hiç kimse fazla ciddiye almadı. Çünkü Yunan harbinin sonu baştan beri aşağı yukarı belliydi. Yunan ordusuyla TBMM ordusu 1922’de asker sayısı açısından aşağı yukarı başa baştı. Fakat Türkiye’nin nüfusu Yunanistan’ın dört katıydı. Türkiye’nin ekonomisi Yunanistan’ın en az üç katıydı. Bir ay süren bir çatışmada iki eşit ordu karşı karşıya gelse savaşın sonu şansa bakar. Ama uzun sürerse kazanacak olan taraf, nüfusu ve kaynakları daha fazla olan taraftır. Batılı müttefikleri bilfiil savaşa dahil olmadıkça Yunanistan’ın uzun vadeli bir savaşı kazanma ihtimali sıfırdı. Müttefiklerin ise öyle bir niyeti hiçbir tarihte olmadı.
Türk ordusu bilmem kaç yüzyıllık bir savaş geleneğine sahipti. Yunanistan’ın öyle bir avantajı yoktu. Tersine, Yunan milleti siyasi başıbozukluğuyla temayüz eden bir milletti. 1921’de, 22’de deliler gibi birbirleriyle çatışmakla meşguldüler. Siyaset iki kampa bölünmüştü. Ordu hükümete karşı isyan halindeydi. Ordu içinde siyasi örgütlenmeler vardı. Türklerle çatışacakları yerde birbirlriyle çatıştılar.
Üstelik saha Türklerin sahasıydı. Ege bölgesinin halkı ezici çoğunlukla Türktü. Yunan ordusunun ikmal ve lojistik hatları aşırı derecede zorlanmıştı. Türkler ise, savaş alanı dışında kalan derin bir hinterlandın sahibiydi.
Yunan ordusunun tek şansı, eğer İngiltere en başından kuvvetli bir donanım desteği verse, yıldırım gibi hızlı bir saldırıyla henüz organize olmamış olan Ankara kuvvetlerini dağıtmaktı. Bunu yapamadıktan sonra, iş uzadıktan ve cephe savaşına döndükten sonra hiçbir şansı yoktu Yunanistan’ın.
İngilizler de bunu biliyordu, Fransızlar da bunu biliyordu, bütün dünya bunu biliyordu. Ama böyle oynadılar oyunu. Neden böyle oynamayı tercih ettiler, o da ayrı bir konudur.
Tarih notu: Söyleşi tarihinde henüz Ukrayna savaşı patlamamıştı. Patlamış olsa, Yunan Savaşı ile benzerliğini vurgulamaktan geri durmazdım sanırım.