Türkiye’nin rotası neden değişti
Pazar Sohbeti, 12 Temmuz 2020
Ayasofya’nın cami yapılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben bunun önemli bir karar olduğunu düşünüyorum. Bir dönüm noktasıdır. Açık ve seçik bir şekilde Türkiye Devleti kendini İslam’ı yükseltmeye ve fetih ideolojisine angaje etti. Bunu ülkenin temel bir kimlik tanımı olarak ortaya koydu. Türkiye diye bir devlet niye var, amacı nedir? Bu insanları bir arada tutan bağ nedir? Seksen üç milyon benzemezi bir irade haline getiren, bir kimlik haline getiren şey nedir sorusunun cevabı on senelik bir süreçte yavaş yavaş değişti. Ciddi adımlar atıldı. Bir adım, bir adım daha, bir adım daha derken bir noktaya geldi ki bu artık kubbenin kilit taşıdır. Biliyorsunuz, kilit taşı konuncaya kadar kubbe kendini taşıyamaz. Kilit taşını koyarsanız ondan sonra artık bütünlük kazanır kubbe, iskeleyi söksen de yıkılmaz. Bana öyle geliyor ki Ayasofya kararı budur, nihayet noktasıdır. Ve sanılanın aksine sadece Atatürk Cumhuriyeti’nin sonu değildir. Daha uzun vadeli, daha büyük bir dönüşümün işaretidir. Yüz yıllık değil, iki yüz yıllık bir sürecin sonudur.
İki yüz yıldan beri Türkiye’nin bir hedefi vardı. Devlet aklını yöneten bir mantığı vardı. Batılılaşmak diye anlatacağımız bir şeydi. Tanzimatla başlayan, Osmanlı Devleti’nin son 80-90 yılına damgasını vuran, Cumhuriyet’te sulandırılmış olarak devam eden bir irade var. Nedir bu irade? Bir, sekülerliktir. Yani Türkiye’de yaşayan tüm vatandaşların dini kimlikten bağımsız olarak bu ülkenin, bu ulusun paydaşları oldukları iddiasıdır. İki, Türkiye’nin bir Avrupa devleti olarak kabul edilme arzusudur. Bu yönelim en radikal adımlarını 1850 ve 60’larda, tekrar 1908 sonrasında atmıştı. Cumhuriyet ise bir yandan İslami simgeleri ve İslami söylemi terk ederken, diğer yandan pratikte Türkiye’de yüzde yüzü Müslüman olan bir ülke yaratma hedefini güttü. Türkiye’nin nüfusu Cumhuriyet’in ilanından birkaç yıl önce yüzde 25 ila 30 arası Gayrimüslimdi. Tanzimat’ın ilanında yüzde 50’ye yakın bir oranda Gayrimüslimdi. Cumhuriyeti kuran kadroların başlıca misyonu bu nüfusun tasfiyesi oldu. Milyonlarca insan sürüldü. Onun yerine dünyanın dört bucağından, Bosna’dan, Makedonya’dan, Bulgaristan’dan, Romanya’dan, Rusya’dan, Orta Asya Cumhuriyetlerinden Müslüman nüfus ithal edildi. Böylece yüzde yüze yakın oranda Müslüman bir ülke yaratıldı. Ülkenin Gayrimüslim geçmişi silindi, binlerce kilise ve mezarlık tahrip edildi. Kasabaların, köylerin, mahallelerin, mezraların bin yıllık adları değiştirildi. Binlerce yıldan beri medeniyet ocağı olmuş bir ülke, durmuş oturmuş şehirleri olan, medeniyet eserleri ortaya koymuş olan bu ülkenin halkı, atalarının Orta Asya’dan gelen birtakım çapulcular olduğuna inandırıldı. Genç kuşaklar bu inançla yetiştirildi.
Ne istersiniz ki sonuçta geldiğimiz bu noktada? Ülkenin Gayrimüslim geçmişini anan bir müze mi olsun? Ortak kimliğimizin, ortak irademizin ve fetih arzumuzun simgesi olan bir cami mi olsun? Sana sorsalar sen ne dersin? Tabii ki cami olsun. Bana sorsalar, ben de öyle derdim, eğer ben ben değil de Türkiye’nin kitlesel kimliğini benimsemiş, kıvançta ve tasada ortak olmayı arzulamış biri olsam. Çünkü iş bu noktaya geldi. Getirildi. Yemeği Cumhuriyet rejimi pişirdi. Sonucu almak bunlara nasip oldu.
Peki, böyle bir rota değişikliği neden oldu? Sebebi son derece nettir bence. 2010-11 dolayında Türkiye’nin Avrupa Birliği hayali buz dağına çarpan Titanik gibi battı. Bunda kabahat kısmen Türkiye’ninse, çok daha büyük oranda Avrupa’nındır. Eski bir medeniyet idealinin adı olan Avrupa, bugün Avrupa Birliği adı verilen dar ufuklu bir bürokratik diktatörlüğün adı haline gelmiştir. Ve bu bürokratik yapı, Türkiye’yi asimile edebilecek, Türkiye’yi yanına alabilecek vizyondan ve güçten mahrumdur. Bu Avrupa, on yıllar boyunca Türkiye’ye sözde gel gel derken, el altından süreci sistemli olarak sabote etti. Türkiye bunun farkındaydı. Fakat bu gidişi değiştirebilecek adımları atmaktan ya korktu, ya istemedi, ya da bünyesini delik deşik etmiş olan kurtçuklardan kurtulamadı. Sonuç olarak bir noktada film koptu.
Şimdi 180 yıllık nişanlından ayrılıyorsun. Boşanıyorsun. Bir yere gitmen lazım. Dünyada yapayalnızsın. Nasıl yeniden tanımlayacaksın kendini? Çare İslam’da bulundu. At üstünde gidip elalemin malını yağmalayan şanlı atalarımız öyküsü insanlara cazip geldi. Eğitim müfredatını ele geçiren gözü dönmüş şovenizmle beslendi. Televizyon dizileriyle şunla bunla süslendi. Osmanlı tarihi hakkında Türkiye’de kimsenin en ufak bilgisi yoktur. Osmanlı’nın son yüzyılında ne yapıyorlardı? Neden Sultan Abdülmecit ile Abdülaziz ve Halife Abdülmecit Efendi kızlarına ut ve tambur değil piyano öğretiyordu? Osmanlı yönetici sınıfları nasıl giyinirdi son yüz yılında? Londra’da veya Paris’te çıkan modalar İstanbul’a kaç ay gecikmeyle ulaşırdı? Bu konuda kimsenin zerrece bilgisi yok. Osmanlı deyince akıllarına Fatih Sultan Mehmet ile Ertuğrul Gazi geliyor. Oysa Ertuğrul Gazi hayali bir karakter, yok öyle bir, Fatih Sultan Mehmet de o zannettiğiniz adam değil, başka biri. Ama böyle bir anlatı oluşturuldu hayallerde ve bugün o hayalle yaşıyor, kaçıp başka diyara göçme imkanı bulamayan Türk halkı.
Bu yeni anlatının önünde iki tane ciddi problem var. Bir, İslam’ın kılıcı, İslam’ın önderi rolüne soyunuyorsun da, bakalım İslam dünyası bunu istiyor mu? Razı olacak mı senin önderliğine? Son yıllarda gördüğümüz o ki, Türkiye’nin Avrupa’dan boşanması Batı’da bir ölçüde tepki görüyor da, çok fazla değil. Buna karşılık İslam dünyasında çok şiddetli bir Türk antipatisi var. Şu anda Suriye düşman, Irak düşman, Mısır düşman, Suudi Arabistan düşman, İran düşman, Arap ve İslam ülkelerinin hemen hepsi Türkiye’ye tepkili. Bu da bize kaçınılmaz olarak eski tarihten bazı sayfaları hatırlatıyor. 15. yüzyılda Osmanlı Devleti Avrupa’nın birleşik güçlerini ezip geçti, girdiği her savaşı kazandı. İstanbul’u aldı, Sırbistan’ı da aldı, Yunanistan’ı da aldı, Viyana’ya kadar dayandı. Buna karşılık 16. yüzyılın ilk yarısında bitmez tükenmez Orta Doğu savaşlarıyla bitap düştü. Çünkü Osmanlı’nın bu derece güçlenmesi ve bu derece saldırgan bir güç haline gelmesi her şeyden önce kendi yakın komşularını korkutmaktaydı. O yüzden Akkoyunlu’yla, Dulkadiroğlu’yla, Mısır’la, Memluk’la, İran’la savaşmak zorunda kaldı Osmanlı. Bu savaşların sonunda, ekonomik açıdan hiçbir faydası olmayan devasa bir imparatorluğu yutmak zorunda kaldı. Bu tarafa tokat atarken asıl tokadı öbür taraftan yedi. Bunu bir kere aklımızdan çıkarmayalım. Özetle: Türkiye’nin şu anda İslam dünyasına önderlik edecek gücü var mı?
İkincisi, bundan bağımsız olarak, kendini İslami platformda tanımlayan bir ülkenin bugünkü dünyada şansı nedir? Sonuçta bütün dünyada İslam’ın bir siyasi güç olarak yükselişine bir tepki var. Avrupa’da var, Amerika’da var, Rusya’da var, Çin’de var, Hindistan’da var, Kara Afrika’nın büyük kısmında var. Bunların hepsini birden karşına alırsan, bunların hepsiyle bilek güreşi yapacak doğal kaynakların var mı senin? Ekonomik gücün var mı, insan gücün var mı? Kültürel gücün, yani kafası çalışan kadroların var mı? Zannediyorum Türk resmi ideolojisi bir megalomaniden mustariptir. Dünyayı az çok rasyonel bir şekilde algılar fakat daha geniş bir açıdan bakma kapasitesine sahip değildir. Entelektüel donanımı buna müsait değildir. Dar bir bürokratik çerçeve dışında daha geniş açıdan olaylara bakabilecek olan bir entelektüel sınıfına sahip değildir.
Bu hakikat de, Ayasofya minberinden kılıçla hutbe okuma gibi meydan okumaları bir liderlik davranışından ziyade soytarı şovu kategorisine sokuyor.