Mandacılık faydalı midir
Pazar Sohbeti, 23 Temmuz 2023
Koray Pehlivanoğlu’nun da inatla savunduğu gibi, mandacılığın yahut kolonyalizminin bazı ülkelere fayda getireceğini veya getirdiğini söylemek mümkün mü?
Şöyle bir gerçek var. İngiliz ve Fransız kolonyalizminin geçmişte egemen olduğu ülkelerin hiç birinde, hiç kimse bunun iyi bir şey olduğunu savunmuyor. Afrika ülkelerinde, Hindistan’da, Orta Doğu ülkelerinde, Mısır’da, Sri Lanka’da, Myanmar’da, Vietnam’da, bu ülkeler yönetici kadroları arasında, aklı eren kesimleri arasında, İngiliz’in yahut Fransız’ın idaresi çok iyiydi ya, keşke devam etseydi diyen bir Allah’ın kulu yok. Olmaması tesadüf müdür sizce? Yoksa bu insanlar komple cahil yahut düzenbaz oldukları için mi kolonyalizm gibi harika bir nimeti tepiyorlar?
Yanlış anlaşılmasın, Hindistan’da İngilizlerin birtakım katkıları oldu diyen çok var. Demir yollarını onlar kurdu. Kötü bir şey miydi? İyi ki kurdular. Bundan yana kuşku yok. Sri Lanka’da 1948’den önce iyi kötü bir hukuk düzeni vardı, bağımsızlıktan sonra bunu sürdüremediler, battıkça battılar. Bunu söyleyen de var, bunu bilen de var. Buna rağmen kimsenin kolonyalizmi savunmaması sizce yabana atılacak bir gerçek olabilir mi?
Siyah beyaza indirgemek mümkün değil bence kolonyalizm gerçeğini. Hindistan örneğini alalım. Hindistan’da İngiliz egemenliğinin iki dönemi vardır, birinci yüzyıl ve ikinci yüzyıl diyelim. 18. yüzyılda başlayan birinci yüzyılı bir kepazeliktir, bir soygundur. Soygundan başka hiçbir amacı yoktur, hiçbir makul açıklaması da yoktur. Hindistan o tarihte büyük ihtimalle dünyanın en zengin ülkesiydi. Ekonomik kalkınma, ticaret hacmi, lüks üretimin ve tüketimin boyutları, nüfus vs. birçok açıdan dünyanın en zengin ülkesiydi. Muhtemelen Avrupa’dan daha zengindi 18. yüzyıl başında. Gittiler, talan ettiler. Bayağı bildiğiniz silahlı soygundu Hindistan’da yaptıkları. Racaları, mihraceleri vurup hazinelerini gasp ettiler. Şehirleri yağmaladılar. Yağma ve katliam tehdidiyle haraca bağladılar. Hindistan’ı mahvettiler. Hiç tartışacak bir şey yok bu konuda.
İlk yüzyıldan sonra, 1857’deki Mutiny’den sonra akılları başlarına geldi, baktılar bu şekilde sonsuza kadar gitmez. O zamana kadar İngiltere Devleti yoktu işin içinde. Bir özel firmaydı İngiliz yönetici sınıfları adına Hindistan’ı işleten ve soyan. 1857’de İngiliz Devleti el koydu işe. Düşündüler ki, biz burayı sömürmeye devam edeceksek, yani buradan bir artı değer elde edeceksek, buraya yatırım yapmalıyız. Okul kurmalıyız. Yerlilerden İngilizce bilen, İngilizlere sadık eğitimli bir zümre yetiştirip ikinci kademe işlerde onları istihdam etmeliyiz, çünkü bizim nüfusumuz Hindistan’ı yönetmeye yetmez. O noktadan itibaren Hindistan’a birtakım yatırımlar yaptılar. Amacı gayet netti bu yatırımların. Hindistan’a 100 lira yatıracağız, 200 lira geri alacağız. İngiltere bu işten para kazanacak. Bir çiftlik işlettiler Hindistan’da. Çiftlik işletmek kötü bir şey midir? Çiftlik işletmenin Hindistan’a faydaları yok mudur? Vardır elbette. İnsanları eğittiler. Çağdaş dünyaya uygun bir okul ağı kurdular. Fena mı ettiler? Fena ettiler diyen kimse pek yok bildiğim kadarıyla.
Bu okullardan yetişen insanların birinci kuşaktan itibaren doğal düşüncesi şuydu: Haklısınız, evet. İnsan hakları, edebiyat, hak hukuk, parlamento, güzel şeyler bunlar. Öğreniyoruz, beğeniyoruz. Pardon ama, bize niye yok bunlar? İngiliz hukuk felsefesini ve İngiliz siyasi düşüncesini benimseriz gerekirse, niye olmasın? Şimdi lütfen siktirip gidin!
Bu tepki, kolonyalizmin temel paradoksudur. Zaptettiğin ülkeyi çıplak soygundan öte bir düzeyde yönetebilmek için yatırım yapmak ve sana sadık bir yerli yönetici sınıf yetiştirmek zorundasın. Kurduğun okullar, onlara senin kültüründe geçerli olan değerleri aşılayacaktır. O değerleri aşılamamamaya çalışsan bile, dili öğrettiğin anda işin bitti. Çünkü gelip senin kitaplarını okuyacaklar. Okudukları zaman da bariz bir gerçekle yüzleşecekler. İngiliz kendi ülkesini yönetebiliyorsa, Hintli niye kendi ülkesini yönetmesin? Basit ve kaçınılmaz son.
Bütün kolonilerde, Afrika’da, Güneydoğu Asya’da, Ortadoğu ülkelerinde belirgindir bu dönüşüm. Türkiye’de de öyledir. Antikolonyal harekete öncülük eden insanların hepsi Batılı eğitim almış insanlardır. Aldıkları eğitim gereği ülke yönetiminde söz sahibi olmaya aday insanlardır. Batı’nın rahle-i tedrisinden geçmişler, en çağdaş, en modern fikirleri benimsemişler ve bunun doğal sonuçlarını idrak etmişlerdir.
Mandacılık
Mandacılık bazı ülkelere fayda getirir hikayesine gelince, yok örneği bunun. Kimse memnun olmamış, ne koloni yönetiminden, ne 1918’de bir tür utangaç koloni yönetimi olarak icat ettikleri mandalardan. Suriyeliler yirmi yıllık Fransız mandasını 500 yıllık Osmanlı boyunduruğundan daha karanlık bir dönem olarak hatırlıyorlar. Mısır’da, en sosyetik üç barla beş restoran dışında “İngilizler iyiydi” desen dayak yiyorsun.
Peki, Batı hayranlığı bir yere kadar anlaşılabilir bir tavır da, kolonyalizmin bütün dünyada Batı’yı batıran büyük bir yanlış olduğunu idrak edememeleri insana tuhaf geliyor doğrusu.
Bu vesileyle Türkiye’de İngiliz mandası konusuna da değinmiş olalım. Türkiye’de İngiliz mandası diye bir şey gündeme gelmedi. Siyasi açıdan imkansızdı. İngilizler böyle bir şeyi masaya getirmediler. Getirseler muhtemel ki Birinci Dünya Savaşı daha bitmeden yeniden başlardı. Amerikan mandası geldi sadece gündeme.
Neden geldi? Dünya Savaşı’nda Türkiye yenilmiş, tükenmiş, mahvolmuş. Zaten yüz yıldan beri kendini yönetmekten aciz, sağlı sollu durmadan dayak yiyen bir ülke. Küçültelim, geriye sağlam çekirdeği kalsın, modernize edilmesine yardımcı olalım dediler. Gelip el koymak gibi bir absürt bir hayale hiçbir devlet kapılmadı. Çünkü yönetemezlerdi böyle bir yeri. Ordusu var, polisi var, siyasi partileri var, gazeteleri var, okulları var, bir devlet bilincine sahip yönetici eliti var. Ne yapacaksın bunları? Çöpe mi atacaksın? Mümkün değildi Türkiye’nin 1918 şartlarında kolonizasyonu. O yüzden manda diye bir proje atıldı ortaya. Görevlendirelim bir ülkeyi, yirmi yıl boyunca veya belli bir süreyle Türkleri gütsün. Her bakanlıkta birkaç danışman bulundursun, vergi düzeni kursun, kamu sağlığı teşkilatı kursun, okulları ıslah etsin, üniversiteyi modernleştirsin, demiryollarına yatırımcı bulsun, raporlar yazsın vs.
Bu işle İngiltere’yi görevlendiremezsin, Fransa’yı da görevlendiremezsin. Büyük kavga çıkar. Kıyamet kopar. O yüzden Eski Dünya’da hiçbir tarakta bezi olmayan, nötr bir güç olan Amerika Birleşik Devletleri’ni önerdiler. Türkiye’de de bir kısım aydın çevrenin aklına yattı bu teklif. Mahvoldu memleket, birileri yardım etsin de toplayalım dediler. Fakat Amerika mandayı kabul etmedi. Amerika’ya dört manda teklif edildi, Boğazlar ve İstanbul, Türkiye (yani Anadolu), Ermenistan ve Filistin. Başkan Wilson Türkiye ve Filistin mandalarını baştan reddetti. Boğazlar ve Ermenistan mandalarını tam bir yıl gecikmeyle 1920 Mayısında ABD Senatosuna sundu. Her iki teklif ezici oy çoğunluğuyla Senato’da reddedildi. Bu konu da kapanmış oldu.