Huelgas Manastırında İslam izleri nasıl saklanıyor
Pazar Sohbeti, 19 Haziran 2022
Yolculuk notları.
Burgos’ta bir gün geçirdik. Burgos, tarihi bir İspanyol kenti. Kastilya’nın, yani İspanya’nın egemen siyasi oluşumunun ilk başkenti. Bir bakıma Söğüt ya da Bursa gibi bir yer, Osmanlı devletinin doğum yerleri gibi Kastilya krallığının doğduğu yer.
Kastilya krallığının Osman Gazisi 8. Alfonso adlı muhterem şahıs. 1150’lerden 1210’lara kadar bayağı uzun bir süre hüküm sürmüş. Önceleri küçük bir beyliğin başı iken o zamanın İngiltere kralının kızıyla evlenmiş, iyi birtakım ittifaklar kurmuş. Araplarla birkaç kez savaşmış, ilk başlarda birkaç kez üst üste yenildikten sonra nihayet 1212’de, Navas de Tolosa denilen büyük zaferi kazanmış. Bu zafer sayesinde bütün Orta İspanya İslam elinden çıkıp Hristiyan beyliklerin eline geçmiş. Güneyde birtakım Arap beylikleri varlığını sürdürmüşse de artık işin rengi belli olmuş, ciddi bir tehdit olmaktan çıkmışlar. İspanya’nın kuruluş mitinde Navas de Tolosa en önemli dönüm noktasıdır, Hristiyanlığın nihai zaferi anlatısının en heyecan verici episodudur, İstanbul’un fethi ve Ayasofya’nın cami olması gibi bir şey, büyük bir ulusal simge.
Burgos’ta bu muhterem zamanında yapılmış bir manastır var: Monasterio de Huelgas. Sistersiyen tarikati vardır, bilirsiniz, Benediktinlerin daha katı kurallara tabi bir türevi, öteden beri o tarikate ait bir kadın manastırı. Ortaçağ İspanya krallarının çoğunun kabirleri bu yapının içinde. Gerçekten erken Gotik sanatının başyapıtlarından şahane bir bina, büyük bir yapı kompleksi. Avlusuyla, sükunetiyle, unutulmaz bir yer.
Girdik, geziyoruz, fotoğraf çekmek yasak dediler. Öyle yasakları normalde kimse fazla iplemez, biz de cep telefonuyla çaktırmadan bir iki görüntü alalım derken anında üç muhafız birden üzerimize geldi, yasağın çok ciddi bir yasak olduğu anlaşıldı. Sonra da bir saatlik tur esnasında bir dakika bile bizi gözden kaçırmadılar. Allah allah dedik, bürokratik saçmalık herhalde. Yahut güvenlik işini taşeron firmaya vermişler, onların işgüzarlığı.
İç avlunun revaklarının tavanı inanılmaz incelikte kalem işi kabartmalarla süslü. Bir kısmı yıpranmış, belki zaman içinde sıvanmış, sonra sıva temizlenip yeniden ortaya çıkarılmış. Aa, bunlar Arapça değil mi? Evet, evet Arapça. Bayağı bildiğimiz İslam sanatı, çok detaylı işlenmiş Kuran ayetleri. Sakın İslam eserinden döndürülmüş olmasın burası Ayasofya gibi? Hayır, değil, gayet tipik Batı Avrupa Gotiği, İslam mimarisinde böyle revak, bu tip kemer olmaz. Sonra Hz. Meryem’e adanmış bir şapele geliyoruz. Bildiğimiz İslam hamamı bu, sekizgen kubbeli, kurna yerleri belli, yerden ısıtma detayları belli, kubbe saçağı altında çepeçevre bir sıra Arapça oyma kitabe, muhtemelen bir ayet. Peşinden sıra geliyor sevgili Aziz Santiago’nun şapeline. Rehber uzun uzun Santiago’nun öykülerini anlatıyor, 15.-16. yüzyıl gibi görünen freskleri açıklıyor. Fakat yanılmak mümkün değil, bu şapel aslında bir mescit. Kıbleye yönelik mihrabı sonradan örülmüş. Kubbenin özgün dekorasyonundan arta kalanlar İslam işi.
Asıl şoka müze bölümünde uğruyoruz. Bu manastırda gömülü olan kralların mezarlarından 12.-13. yüzyıla ait şahane bir kumaş koleksiyonu çıkarılmış, bunları müze bölümünde sergilemişler. İspanya’nın kültürel hazinelerinden biri. Harikulade kumaşlar, krallara layık giysiler. O meyanda 8. Alfonso’nun küçük yaşta ölen oğlunun entarisi sergileniyor, onunla gömmüşler, ipekli bir entari, üstü baştan başa karınca yazısıyla Kuran metninin sanırım tamamı. Bu giysiyle gömmüşler kralın evladını.
Buradaki hadisenin bir senkretizm olduğu açık. İki dinin bir şekilde bir arada yaşamasından öte harman edilmesi, birey ve hanedan bazında bir araya getirilmesi bilinçli bir devlet politikası olarak güdülmüş, Navas de Tolosa zaferinden önceki otuz yıl içinde. Ve fakat asıl çarpıcı olan hadise bu değil. Bu hadisenin nasıl hokus pokus ile gözlerden kaçırıldığı enteresan. Wikipedia’da bu manasır hakkındaki destan gibi makaleleri okuyorsun: Din karışıklığına dair bir tek kelime yok. Suvenir dükkanında tuğla gibi kitap yazmışlar manastırın mimarisi ve dekorasyonu hakkında, onu tarıyorsun, gözünle görmemiş olsan hayatta aklına düşmez burada bir iş var diye düşünmek. Tavan süslemelerinin fotoğrafını koymuşlar; tavandaki süslemeler, demişler, bazı şark etkileri gösteren dekoratif özelliklere sahiptir. Adamın ‘bazı şark etkileri gösteren dekoratif özellikler’ dediği şey bildiğin Kuran ayeti. Çocuğun entarisinin uzaktan çekilmiş genel fotoğrafı var, detayı yok. Belirtmeyi de gerekli görmemiş üstünde ne var diye. Hristiyan İspanya krallığının doğum yeri bu manastır. 200 sene boyunca kralları buradaki kiliseye gömmmüşler. Ve çocuklarına üstüne Kuran işlenmiş entariler giydirmişler!
Benim için ufuk açıcı bir hadiseydi. Tarihin yeniden yazılması, tarihin üstünün örtülmesi süreçleri biliyorsunuz eskiden beri beni çok ilgilendiren konular. Burada resmi tarih imalatının muazzam bir örneğiyle karşılaşıyorsunuz. Gözünüzle gördüğünüz şeyin bir kere fotoğrafının çekilmesini yasaklamışlar. Kitap üstüne kitap yazmışlar, rengarenk, 40 euroya satılan süslü sanat kitapları, içinde koskoca manastırın en göze çarpan, en tüyler ürpertici özelliğinden tek kelimeyle söz etmemeyi başarmışlar. Bu da bir tür sanat eseri sayılır bence, bina inşa eder gibi tarih inşa etmek.
Bu manastırdan takriben yüz yıl önce, 1080’ler, 1090’lar olmalı, İspanyolların meşhur ulusal kahramanlık destanı vardır, El Cid. Erken İspanyol edebiyatının büyük eseridir; Fransız edebiyatına da mal olmuştur. El-Sid, Es-Seyyid demektir. İslam egemenliği altında doğmuş bir Hristiyan beyidir. Kralın hizmetinde mücadele eder, kral ölüp de yerine onun kötü kardeşi geçince isyan eder, gider Müslümanlara katılıp onlarla birlikte savaşlar yapar. Kendisi de Müslüman olur. Sonra pişman olup Hristiyanlığa geri döner, Valencia kentini ele geçirir. Valencia kenti halkının çoğunluğu Müslümandır. Orada adaleti ve ruh güzelliği ve şövalyeliğiyle Hristiyan ve Müslüman herkesin gönlünü kazanmayı başarır. Destanın hikayesi budur. Enteresan bir şey, yine aynı dönemlere ait Yunanlıların Digenis Akritas destanı vardır. Digenis, adı üstünde çatal soylu demek, yarı Türk, yarı Rumdur. Hristiyanlık davası için Türklerle savaşır fakat Türk kızına aşık olur, olaylar gelişir. Türklerin Seyyid Battal Gazi destanı yine aynı döneme aittir. Basit gibi görünen bir cihat ve gaza destanının altında, düşündükçe aklını başından alan etnik ve dini çelişkilerin izleri vardır. Muhtemelen özgün anlatının düz kalıplara sığmayan detayları, elimizde bulunan daha geç döneme ait versiyonlarda düzeltilip gözden kaybedilmeye çalışılmıştır. Aynı döneme ait üç destan, El-Sid, Digenis Akritas ve Seyid Battal Gazi destanı, birbirine tıpa tıp uyan bir etnik ve kültürel belirsizlik öyküsü anlatırlar.
Ne kadar ilginç değil mi? Keşke birileri bunları herkesin anlayacağı şekilde yorumlayıp anlatsa.