Bu devirde insanlar uysallaştı mı
Pazar Sohbeti, 3 Mayıs 2020
21. yüzyılda insanlar gitgide daha uysal hale mi geliyor? Bunun ileride ne gibi siyasi sosyal sonuçları olur?
Son zamanlarda üzerinde en çok düşündüğüm konu bu. Sadece 21. yüzyılın sorunu değil bu sanıyorum. Son on bin yıldır gitgide daha uysal hale geliyor insanlar. Özgürlüğe düşkün olan birisi için bu çok üzücü, trajik bir gelişme.
Diğer yandan medeniyet dediğimiz şey ne ki? Zaten insanların uysallaştırılması, evcilleştirilmesi süreci. Şöyle düşünün bakın, biyolojik evrimin ta başlangıcına gidin. İlk başta tek tek hücreler var. Bunlar bir organizasyon dahilinde bir hücre bulutu haline geliyorlar. Ondan sonra işte mercan gibi, sünger gibi, tek hücreliler kolonisi midir yoksa biyolojik bir varlık mıdır diye kestiremediğin şekiller alıyorlar. Sonra gitgide aralarında işlevsel ayrılıklar başlıyor. Bazı hücreler beslenmeye bakıyor, bazıları koşmaya, bazıları çoğalmaya yarıyor. Organizmadan ayrı yaşama yeteneğini kaybediyor
İnsan tarihine bakın. Tarımın başlamasıyla birlikte gitgide daha kompleks toplum yapıları geliyor. Birilerinin emir vermesi, birilerinin de boyun eğmesi üzerine kurulu bir düzen yerleşiyor. Medeniyet tarihi boyunca işlevsel ayrışma gitgide artıyor. Dolayısıyla bireylerin bütüne olan bağımlılıkları, bütüne boyun eğme mecburiyetleri de artıyor. Ve korkarım ki 21. yüzyıl bu süreçte radikal bir yeni adımı temsil edecek. İnternetin hayatı ele geçirmesi, mobil iletişim, bunlar muazzam bir devrimdir. Çoğu zaman bir bilimsel veya teknolojik devrim olarak sunuluyor insanlara. Oysa yaşadığımız şey aslında bir bürokratik devrimdir. Hiyerarşik bir yapılanmadır. İletişim altyapısı sayesinde insanların çok geniş çapta, yüz milyonlarcası bir arada yönlendirilmesi kolay hale gelmiştir. Bilgi dediğiniz şey neredeyse tümüyle bir manipülasyon ve itaat üretme sürecine dönüşmüş bulunuyor bugün. Sözde bireyin daha fazla söz hakkı sahibi olduğu bir dünyada yaşıyoruz bugün. Oysa hakikat hiç öyle değil. Muazzam bir manipülasyon mekanizmasıyla insanlar itaate alıştırılıyor, ikna olmayan ya da kafa tutmaya teşebbüs edenleri ezme ve yok etme metotları ise tarihte eşine rastlanmadık bir boyuta gelmiş.
Bir süredir aklımı kurcalayan bir gözlem var, belki ondan bir ufak yazı da çıkar. 19. yüzyıl bilimde büyük ilerlemelerin olduğu çağ. Biyolojiden dil bilime kadar, fizikten elektriğin keşfine, içten yanmalı motorların ve uçağın icadına kadar, her alanda büyük atılımlar yapılmış. 19. yüzyıl derken I. Dünya Savaşı arifesine kadar, 1914’e kadar diyelim. Farkında mısınız bilmiyorum, bu süreçteki bilim adamlarının hepsi, ama hepsi, yalnız şövalyedir. Tek başına işler yapmaya çalışan, doğru dürüst araştırma bütçesine sahip olmayan kişilerdir. Daha da önemlisi bu sürecin hiçbir aşamasında devlet, bilimi yönlendirmez, bilime yol açmaz, bilimi teşvik etmez. Aklınıza kim geliyorsa 19. yüzyıl bilim insanlarından, Pasteur, Faraday, Darwin, Semmelweis, Madame Curie, hiçbiri devletten destek almamış. Devlet tarafından yönlendirilmemiş. Hatta devletin ideolojik ortağı olan kilise her zaman bunlara düşman olmuş, onları önlemeye ve susturmaya çalışmış. Bu insanlar da, gayet bilinçli olarak, toplumsal otoritenin mercii olan kiliseye meydan okumuşlar.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra devletler adım adım bilimsel araştırma sahalarına müdahil olmuşlar. İkinci Savaş’tan sonra büsbütün el koymuşlar. 1945 bunun dönüm noktasıdır. Princeton’daki İleri Etütler Enstitüsü ve Alamo bunun kurumsal modelidir. 1945’den bu yana bilim alanında yapılan her şey devletlerin kontrolünde gerçekleşiyor. Bütün finansmanı devlet sağlıyor, araştırılacak konuları da büyük ölçüde devlet belirliyor. Çünkü kese onların elinde. Anglosakson ülkelerinde üniversiteler 1945’ten sonra devlet tarafından sübvansiyone edilmeye başladılar. Aşağı yukarı Nixon devrinde devlet yardımına tamamen bağımlı hale geldiler, Reagan ve Thatcher devrinde devletin parayı kesmekle tehdit etmesi üzerine, kısa vadeli finansal getirisi olmayan saf bilim disiplinlerinden büsbütün ellerini çektiler.
Bunun sonucu nedir? Bilimsel araştırma ve akademik çalışma denilen şey günümüz dünyasında, birtakım marjinal konular dışında, tamamiyle policy yahut management adı verilen idari teknolojilere indirgenmiştir. Sosyal bilimler haydi haydi öyledir. İşletme denilen şey de bundan ibarettir. Tıp eğitimi de büyük oranda management eğitimidir. Yapay zeka, robotik, iletişim teknolojisi, genetik, bunların hepsi artık bir tek temel amaca hizmet ediyor: bürokratik kontrolün arttırılması. Bürokrasilerin, kendilerine gösterilen hedefler doğrultusunda daha güvenli ve daha etkili şekilde yol alması.
Bu da demektir ki insanlar 21. yüzyılda gitgide daha uysal hale gelecekler. Bunun kaçınılabilir bir süreç olduğunu pek zannetmiyorum. Ted Kaczynski’nin önerdiği sabotaj ve terör eylemleri bu gidişi belki bir miktar yavaşlatabilir, ama uzun vadeli sonuç getirmez. Tek umut belki de merkezi kontrol odaklarının çoğullaşmasıdır. Onlar arasındaki rekabet sayesinde belki küçük de olsa bir özgürlük alanı kalabilir insanlığa.