Amerika’yla derdim ne
Pazar Sohbeti, 20 Kasım 2022
Sende Amerikan düşmanlığı var, halbuki Amerika’da okudun. Eskiden Amerikan kültürüne hayranlık beirten şeyler de söylerdin. Nasıl bu noktaya geldin?
Güncel dünyaya bakış açım orta okuldan liseye geçtiğim dönemde, 1969-70-71 dolayında oluştu. Vietnam Savaşı’nın gölgesi vardı üstümüzde. Vietnam Savaşı modern tarihin en büyük insanlık suçlarından biridir. Bana öyle geliyor ki II. Dünya Savaşı’nda Hitler’e atfedilen suçlardan daha ağır bir suçtur, çünkü dev bir güç farkı vardı arada. Ekonomik açıdan, teknolojik açıdan, nüfus açısından olağanüstü güçlü bir devlet oraya gidip tamamen anlamsız, tamamen hedefsiz bir katliam yaptı yedi sekiz yıl boyunca. Hitler’in savaş çıkarmak için makul sayılabilecek sebepleri vardı. Vietnam’ın affedilebilir bir tarafı yoktu. O yaşta edindiğim o tiksinme duygusundan kendimi arındırmadım, arındırmak istemedim o günden bu yana.
Bir de bunun arkasında o Soğuk Savaş retoriği vardı. Genç kuşak muhtemelen hatırlamaz veya bilmiyor bunun nasıl bir riya sağanağı olduğunu. Kırk yıl boyunca tüm dünyayı zehirleyen bir aptallaştırıcı söylemdi. Hiçbir zaman benim Sovyetler Birliğine veya Sovyet komünizmine büyük bir sempatim olmadı. Çok sonradan o ülkeleri tanıdıkça belli yönlerini takdir ettim, fakat o dönemde Sovyetler lehine söz söyleyen bir çevrede hiç bulunmadım. Buna karşılık komünizme karşı bir tedbir olarak geliştirilen söylemin, Amerika ve uyduları elinde nasıl bir ikiyüzlülük batağına, bir zorbalık aracına döndüğünü çok iyi hatırlıyorum. Siz çoğunuz Nixon zamanını yaşamadınız. Türkiye’de Demirel yıllarının, 12 Mart ve 12 Eylül yıllarının, Memduh Tağmaç’ların, Sadi Koçaş’ların, Kenan Evren’lerin, onlardan önce Faruk Sükan’ların ruh karartıcı dilini, o söylemdeki iğrençliği, kabadayılığı, ikiyüzlülüğü tatmadınız. Amerika’nın dalkavuklarıydı bunlar. Onlardan nefret ederek büyüdük biz.
Sonradan Amerika Birleşik Devletlerini daha yakından tanıma fırsatını buldukça, olumlu ve olumsuz yanları konusunda daha ılımlı, daha çok yönlü düşünme fırsatını buldum. ABD’nin herkesin tanıdığı bir avam yüzü vardır, bir de elit yönetim kurumları vardır ki onları tanıdıkça hayranlık duymamak mümkün değil. Sonra 1980’ler geldi. Thatcher, Reagan ve Turgut Özal yıllarında az ya da çok herkes neoliberalizm rüzgarına kapıldı. Ben de kapıldım. Globalizasyon iyi bir şey, sınırlar kalksın, bütün dünyaya sermaye ve seyahat özgürlüğü gelsin, köhne kurumlar, muhafazakar yapılar, din ve devlet tapıcılığı gitsin, daha özgür bir dünyayı, devlete değil sivil topluma öncelik tanıyan dünyayı inşa edelim diye düşündük. Gerçek solculuk buydu. 1789’da Bastille’i basanların da bizi bu konuda takdir edeceğini hayal ettik.
Madalyonun öbür yüzünü zannediyorum algılamakta geç kaldık. Kutsal bir değer olarak sunulan serbest piyasadan kastın ne olduğunu yeterince düşünmedik. Çünkü serbest piyasa demek, özetle, parası olan düdüğü çalar demektir. Elinde sermayesi olan istediğini yapsın. Başkalarının haklarıymış, başkasının çıkarıymış, doğaymış, toplumun ortak değerleriymiş, ahlakmış, bunlar hiçbir şekilde bağlayıcı olmasın. Para sahiplerine karşı kamunun gücü zayıflatılsın, devlet mümkün mertebe ortadan kaldırılsın. Özgürlük dedikleri şey, basitçe, paranın özgürlüğüydü. Paran varsa istediğini yaparsın, kim ne karışır diye özetlenebilecek bir dünya görüşü savunuldu bütün dünyada.
Bu zihniyetin kaçınılmaz sonucu olan polis devletini kavrayamadı liberaller, hala da kavramamakta ısrar edenler çoğunluktadır. Özgürlük dedikleri şey sonuçta sınırsız zenginleşme özgürlüğüydü. Sınırsız zenginleşme özgürlüğü ise kaçınılmaz olarak polisi gerektirir. Arkanda silahlı güç yoksa o dengesizliği koruyamazsın. Bir ahlaki boyutu olmaksızın, sadece benim hakkımdır, istediğimi yaparım dediğin zaman edindiğin varlık, sarsak temeller üzerine kurulu bir varlıktır. Bunu korumak için gitgide büyüyen bir silahlı güce ihtiyacın olur. Tarih boyunca böyle olmuştur ve bu sefer farklı olacağını düşünmek için bir sebep yoktur. Nitekim kabaca 2000 yılından itibaren gitgide belirginleşen polis terörü, başta ABD olmak üzere Batı ülkelerinde neoliberalizmin ‘özgürleştirme’ iddiasını tuzla buz etmekte gecikmedi.
Globalizmin uluslarüstü bir dünya devletine evrileceğini düşünmüştük. Star Trek dizileriyle yetişmiş bir kuşağın başka türlü düşünmesi zordu. Avrupa Birliği’nin vaadettiği entegrasyon süreci ütopya yolunda bir basamak olarak görünüyordu. İnsanoğlunun fıtratında var olan kötülüğü göz ardı edebileceğimizi sandık. Dünya devletinin de nihayetinde tarihteki yüzlerce devlet gibi bir devlet olduğunu, ve başka devletlerle dengelenmeyen bir devletin tarihte eşine rastlanmadık boyutlarda bir despotizmden başka sonuç veremeyeceğini görmek istemedik. Ta baştan beri bunu görebilen filozoflar vardı gerçi; biz sıradan insanlar ancak 2020’de Covid kriziyle beraber bu gerçeğe tüm dehşetiyle uyanabildik.
Sovyetlerin çöküşünden sonra Amerikan elitleri dünyaya tek başlarına nizam verme hevesine düştüler. Yerküreyi çevreleyen 800’ü aşkın askeri üsle, tüm dünyanın astığı astık, kestiği kestik hükümdarı olmaya soyundular. Dünya tarihindeki emperyal zorbalık örneklerinden, Cengiz Handan, Timurlenk’ten, İspanya kralı İkinci Filip’ten, Napolyon’dan, Hitler’den özünde hiçbir farkı olmayan bir zorbalık gösterisiydi. 2000 ve 2001’de ABD’de rejim değişti. 11 Eylül bir siyasi darbeydi. Bunu izleyen dönemde ‘terörle mücadele’ kisvesi altında polis devletinin ağır havası adım adım Amerika’nın ve peşinden Amerika güdümündeki diğer ülkelerin üzerine çöktü. 2008 gibi bir tarihten sonra bağımsız medya diye bir şey kalmadı. ‘Özgürlük’ vaadi çoktan, emperyal politikanın katı gerçeğini örten bir incir yaprağına dönüşmüştü; 2020’ye doğru büsbütün terk edildi.
Irak ve Afganistan savaşları, Vietnam Savaşına rahmet okutan birer kepazelikti. Irak saldırısını uzunca bir süre anlamaya çalıştım. Ne yapmaya çalışıyor bu insanlar, hangi büyük stratejiyi güdüyorlar sorusunu çözmeye çalıştım. Sonra yavaş yavaş anlaşıldı ki öyle bir strateji yok. Çıplak güç gösterisidir. Canımız isterse yakarız mesajını tüm dünyanın gözüne sokmaktır amaç. Gittiler, ezdiler. Neden ezdiler? Çünkü ezebiliyorlardı. Sırbistan’ın bombalanması bir başka rezaletti. Büyük ve güzel bir ülkeyi, birçok açıdan Avrupa’nın umudu olabilecek bir ülkeyi yerle bir ettiler. Niye ettiler? Çünkü güçleri yetiyordu. Çünkü direnme potansiyeli olan bir Yugoslavya yerine birbiriyle didişen yedi tane cüce devlet daha çok işlerine geliyordu.
Kafamda işin tamamen netleşmesi Suriye olayındadır. Suriye’yi az çok tanıyorum. Savaştan bir yıl önce gitmiş ve uzun uzun gezmiştim. Ve çok sevmiştim. Birçok yönüyle Türkiye’den daha güzel bir ülke olduğu kanısına kapılmıştım. Suriye’yi mahvettiler. Amaç neydi? Suriye Devleti’nin parçalanması ve zayıflatılması gerekiyordu ki İsrail’in başında potansiyel bir tehlike oluşturmasın. Artı Rusya’nın Akdeniz’deki üssü, tek dayanağı olan ülke bu niteliğini kaybetsin.
Mahvettiler ülkeyi. Bir çıkış stratejisi olmadan, nihai bir amaç gütmeden bu işi yaptılar. Peşinden Covid kepazeliği geldi. Covid rezaleti bence gene bir insanlık suçudur ve o rezaleti tasarlayan ve pazarlayanlar en ağır cezalara çarptırılmadıkça ben dünya hakkındaki kötümserliğimi korumaya devam edeceğim.